insan ayarlı

1 Şubat 2017 Çarşamba

Protagoras (Felsefe-016)

Sofistlerin en ünlüsü olan Protagoras, aynı zamanda sofistik geleneğin başlangıcı olarak da kabul edilir. Ancak onunla ilgili birinci el kaynaklar çok kısıtlıdır.

Demokritos gibi Abderalı olduğu ve hayatının bir kısmını Teos’ta geçirdiği tahmin edilmektedir. Demokritos’tan yirmi yaş kadar genç olduğu tahmin edilse de, onun öğrencisi olduğu şüphelidir.

Protagoras’ın MÖ 490-480 yillari arasında doğduğu ve 420 yılında öldüğü tahmin edilmektedir. 84. Olimpiyat döneminde, MÖ 444 yılları civarı en olgun dönemini yaşadığı kabul edilir.

Atina’ya yaptığı ziyaretlerinden birinde Anaksagoras gibi Perikles’in dostluğunu kazanmıştır. Perikles, Sicilya’da bir koloni kurma görevine Protagoras’ı da dahil etmiştir. Protagoras bu şehirin yasalarını koyacaktır. Bu yasaların da Atina’ya benzer şekilde demokratik bir şehir yasaları olduğunu tahmin edebiliriz ki zaten Protagoras da demokrasi yanlısıdır. Bu görev esnasında Herodot ile de tanışma fırsatı bulmuştur. Bu görevden kendisine büyük bir değer verildiğini anlayabilmekteyiz.

21 Ocak 2017 Cumartesi

Zavallılar

Duygular bile birbirine çok yakın olmadığı sürece başkalarına anlatılamıyordu bir şekilde.

Akşam saat 22:15'te birisi "tam beş gün sonra bu iş olur" dediğinde içinde en olmayacak yerde bir sıkıntı peydah oluverirdi. Bugün o beş güne dahil miydi? Eğer bugünü ilk gün sayarsa, beşinci gün mü bu iş olacak, yoksa altıncı gün mü olmasını beklemesi lazımdı? Öyleyse bu beş günden kimine göre dört ya da altı anlamak mümkündü. Demek ki %50'lere varan bir fark ortaya çıkabiliyordu. Başlangıç için iyi kafa karışıklıkları..!

Daha beteri; başlangıçta bile ilginç görünmeyen bu çıkmaz, birisine anlatıldığı anda yüze yönelen tarif etmesi güç bakış ile, yılların sonucu sapasağlam hale geldiği zannedilen haysiyetinde ciddi bir delik açacaktır ama bir yandan da sadece onunla alakalı olması bile bir o kadar da ehemmiyetsiz olduğunu hissetmesine sebebiyet verecektir. Evet işte bu kadar saçma sapan duygu aynı anda yaşanacaktır. Bunun sonucu maalesef daha beter bir beyin kısa devresi koparacak ve kendini anlatamadığına mı yoksa anlatmaya çalıştığına mı pişman olmalı ikilemine yelken açacaktır. Bu ikilem ise ilk çıkış noktasını tamamen unutulmasıyla beraber ne olduğu belli olmayan fikirler denizinde savrulmasına sebebiyet verecektir.

Önemsizdi tıpkı Samanyolu'ndaki bilmem kaç güneş sistemindeki gezegenlerden birinin uydusu gibi önemsizdi. Böyle şeylerle uğraştığından önemsizdi. Ancak gizliden gizliye Jupiter'in 67'nci uydusunu merak edenler için var olabilirdi belki. -Uydunun biri yok olsa tüm sistem çökecek-

Önemsiz,
Gereksiz,
Karın doyurmayan,

Keşke öyle olmasa. Birbirlerine, tek kelime anlamazcasına anlatsalar. Keşke bu değerli vakitleri çar çur etseler. Böylelikle varoluşlarının en dip noktasına kadar beyinleri conta yaksa da daha fazla ilmi gelişme sağlayamasalar.

--- ---

Durup dururken salatalık soyma aletini kimse imal etmez. Önce salatalıkların soyulması gerekliliği ve bunu yerine getirmeye yarayacak bir alet düşünülür. Bu o aletin özüdür ve o alet var olmadan öncedir. Peki insan için bu nasıl olmalıdır? Doğmadan önce bir özümüz zaten var mıdır? Böyle salak salak şeylerle uğraşan insanlar var.

10 Temmuz 2016 Pazar

Mekanik Saat Tamircisi

Söylediklerimizi yakınlarımız bazen dinleyebilirler. Eğer çok iddialı konuşabilenlerden değilseniz, bu dinlemeler de genelde kulak dört açılarak olmayacaktır. Maalesef başka şekilde olamaz, lisanı ne kadar güzel kullanırsanız kullanın çok büyük laflar etmeden -bırakın kitleleri- tek bir insanı bile söyledikleriniz üzerine düşünmeye teşvik etmek çok zor.

Bu zorluklara karşın, bir an için olsun, şu sadelikten bir şeyler bulmaya çalışalım.

Şule Gürbüz; bir mekanik saat tamircisi ve edebiyatçı...




--- ---

“Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı’nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve ‘Neyse rüyaymış,’ demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık.”

Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek



9 Mart 2016 Çarşamba

Son model insan

“İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa ve tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var…”

S.A., İçimizdeki Şeytan

16 Ocak 2016 Cumartesi

Üsküdar'ın Üç Sırlısı

Ahmet Yüksel Özemre'nin Üsküdar'ın Üç Sırlısı kitabının 38, 39. sayfalarından alıntıdır.

Kubbealtı Yayınevi, 4.Baskı, 2012

--- ---

Eyüp'teki Şah Sultan Bektaşi Dergahı'nın son postnişininin damadı Cavid Bey 4 Mart 1956 günü Niyazi Sayın'a haber göndererek Sucu Ali Fani Dede'nin halet'i nez'ide olduğunu bildirmiş. Derhal dergaha koşan Niyazi Sayın, Dede'yi hareketsiz ve yorganı başını da örten biçimde yatar bulmuş. Yorganı açıp yanaklarını öpmüş: " Dede'ciğim nasılsın?" demişse de Dede'de hiçbir kıpırdanma olmamış. Bunun üzerine oturmuş, üzüntüsünden hüngür hüngür ağlamış. İçinden de " Cebimde 25 lira var. Onu Câvid’e bırakayım da belki doktor ve ilâç için lâzım olur” diye geçirmiş ki yorganın altından Dede’nin: ” Sen o parayı Cavid’e bırakma! Ben yarın göçüyorum. Burada da boşuna bekleme. Yarın gelirsin” diyen sesini işitmiş. Niyazi Sayın’ın dergahı terk etmesinden bir müddet sonra Aka Gündüz Kutbay (vef. 27.08.1979) çıkagelmiş. O da Dede’nin bu hâlinden fevkalâde müteessir olmuş ve neyi ile vedâ kabilinden bir Mevlevi Ayini çalmağa başlamış. Aka Gündüz Kutbay daha ilk notalardan i’tibâren Dede’nin yattığı yerden kalkıp semâ etmeğe başladığını ve âyinin sonunda da gene hiçbir şey olmamış gibi yorganın altına girip yattığını hayretle müşâhede etmiş olduğunu nakletmiştir. Sucu Ali Fâni Dede 5 Mart 1956 Pazartesi günü Rahmânî Emânet’ini Aslî Sâhibi’ne iade ederek bu fânî âlemi terk etmiştir. Kabri Eyüp’tedir.