insan ayarlı

deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2017 Cumartesi

Zavallılar

Duygular bile birbirine çok yakın olmadığı sürece başkalarına anlatılamıyordu bir şekilde.

Akşam saat 22:15'te birisi "tam beş gün sonra bu iş olur" dediğinde içinde en olmayacak yerde bir sıkıntı peydah oluverirdi. Bugün o beş güne dahil miydi? Eğer bugünü ilk gün sayarsa, beşinci gün mü bu iş olacak, yoksa altıncı gün mü olmasını beklemesi lazımdı? Öyleyse bu beş günden kimine göre dört ya da altı anlamak mümkündü. Demek ki %50'lere varan bir fark ortaya çıkabiliyordu. Başlangıç için iyi kafa karışıklıkları..!

Daha beteri; başlangıçta bile ilginç görünmeyen bu çıkmaz, birisine anlatıldığı anda yüze yönelen tarif etmesi güç bakış ile, yılların sonucu sapasağlam hale geldiği zannedilen haysiyetinde ciddi bir delik açacaktır ama bir yandan da sadece onunla alakalı olması bile bir o kadar da ehemmiyetsiz olduğunu hissetmesine sebebiyet verecektir. Evet işte bu kadar saçma sapan duygu aynı anda yaşanacaktır. Bunun sonucu maalesef daha beter bir beyin kısa devresi koparacak ve kendini anlatamadığına mı yoksa anlatmaya çalıştığına mı pişman olmalı ikilemine yelken açacaktır. Bu ikilem ise ilk çıkış noktasını tamamen unutulmasıyla beraber ne olduğu belli olmayan fikirler denizinde savrulmasına sebebiyet verecektir.

Önemsizdi tıpkı Samanyolu'ndaki bilmem kaç güneş sistemindeki gezegenlerden birinin uydusu gibi önemsizdi. Böyle şeylerle uğraştığından önemsizdi. Ancak gizliden gizliye Jupiter'in 67'nci uydusunu merak edenler için var olabilirdi belki. -Uydunun biri yok olsa tüm sistem çökecek-

Önemsiz,
Gereksiz,
Karın doyurmayan,

Keşke öyle olmasa. Birbirlerine, tek kelime anlamazcasına anlatsalar. Keşke bu değerli vakitleri çar çur etseler. Böylelikle varoluşlarının en dip noktasına kadar beyinleri conta yaksa da daha fazla ilmi gelişme sağlayamasalar.

--- ---

Durup dururken salatalık soyma aletini kimse imal etmez. Önce salatalıkların soyulması gerekliliği ve bunu yerine getirmeye yarayacak bir alet düşünülür. Bu o aletin özüdür ve o alet var olmadan öncedir. Peki insan için bu nasıl olmalıdır? Doğmadan önce bir özümüz zaten var mıdır? Böyle salak salak şeylerle uğraşan insanlar var.

10 Temmuz 2016 Pazar

Mekanik Saat Tamircisi

Söylediklerimizi yakınlarımız bazen dinleyebilirler. Eğer çok iddialı konuşabilenlerden değilseniz, bu dinlemeler de genelde kulak dört açılarak olmayacaktır. Maalesef başka şekilde olamaz, lisanı ne kadar güzel kullanırsanız kullanın çok büyük laflar etmeden -bırakın kitleleri- tek bir insanı bile söyledikleriniz üzerine düşünmeye teşvik etmek çok zor.

Bu zorluklara karşın, bir an için olsun, şu sadelikten bir şeyler bulmaya çalışalım.

Şule Gürbüz; bir mekanik saat tamircisi ve edebiyatçı...




--- ---

“Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı’nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve ‘Neyse rüyaymış,’ demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık.”

Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek



9 Mart 2016 Çarşamba

Son model insan

“İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa ve tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var…”

S.A., İçimizdeki Şeytan

25 Eylül 2014 Perşembe

çıkış yok! - başlangıç

1. İnsan'ın yüksek derece özgüvene sahip olabilmesi... Bir olay karşısındaki sebebe yönelik yorumlarının doğru olduğuna ait büyük inanç... Mevcut sorunlara karşı önerdiği çözümlerin doğru olduğuna ait büyük inanç... Daha da ötesi, doğruyu ve yanlışı belirlemedeki cesaret... En son noktası; hayatında en azından bir kere bile bildiklerinin tümünden şüphe etmeme... Evet, esas sorun şüphe etmeme... Öyleyse biz neyi temel alarak yaşamımıza devam edebiliriz?

2. Adalet... Dünya üzerinde adalet teşkil etmenin mümkün olduğunu düşünmek... Kafayı kıranlar için söylersek Hukuk'a inanmak... İnsan hakları için icat edilip, geliştirildiğini düşünmek... Adalet ve hukuk tanımazlığı görüş olarak kabullensek bile, en basit işlerimizi nasıl görebiliriz? İşin en dibi, öldürülmeyi nasıl formüle edebiliriz? Adalet sağlanamaz ama karşılığında ne sağlanabilir? Bu bir işe yarar mı?

3. Planlı olmanın yüksek bir erdem olması... İnsanın geleceğini planlaması onu gelişmiş mi yoksa ilkel bir mahlukata mı dönüştürür? Neden planlı olanlar daha başarılıdır? Diğer bir deyişle planlı olmak ile elde ettikleri kime göre başarı olarak isimlendirilir? İnsan bunun üzerine binlerce saat kafa yorsa da zihninde yerleşen fikri tam olarak yok edemez, o halde ilk bakışta basit bir baş kaldırış gibi görünen bu düşünceleri nereye oturtabiliriz? İnsan sosyal statüden bağımsız olarak insanlarla iletişim kurabilir mi? Ancak nedense insanlar kendi hayat tarzına yakın yaşayan insanlarla iyi anlaşabilirler. Bunu göz ardı edebilir miyiz? Genel kabul edilen yüksek statüden birinin alttaki ile kafa dengi olamaması hangisindeki eksiklikten kaynaklanmaktadır? Daha da ileri gidersek, kulüp, dernek, vakıf, siyasi parti, devlet gibi teşkilatlara dahil olmak bizi hangi yönlerden ileri götürür? Devlet nedir ya...? Çok güzel planlanmış şehirlerde yaşamak isteriz ama aynı zamanda mahalliliği ve doğallığı da olsun isteriz. O zaman bir köy gibi komşuların sokakları oluşturduğu, daha sonra mahallelerin doğal olarak oluştuğu bir yerde yaşamak mı isteriz? Hayır Napolyon tarafından cetvelle çizdirilmiş Paris'te yaşamak isteriz. Çünkü her şeyden önce insanı kendi haline bırakınca rahatlığını düşünür. Evet insan olmak maalesef planlamayla değil emek ile gerçekleşir. Ancak emek ile rahatlığından öne başka bir şeyler geçebilir. O zaman Bayrampaşa'da yaşamak Paris'te yaşamaktan daha anlamlı olabilir mi? Bunu tercih eden bir kişi bile çıkar mı? Çıkmıyorsa bu çaba niye?

4. 21.YY'da modern statü sahibi insan yaptıklarının neredeyse hepsinin iki yüzlülük ve narsistlik üzerine olduğunu başına ne gelirse kavrayabilir?

5. Tanımlardan ve kategorilerden nasıl sıyrılabiliriz? Bu işi halledebilen birisinin kendi hayatına son vermekten başka çaresi kalmamasını nasıl engelleyebiliriz? Hiç olmadı mesleki, fiziki ve psikolojik kategorilerden tam olarak azad olmuş bir kişi tanısaydık...

24 Temmuz 2014 Perşembe

Medeniyet'in Beşiği

Yanlış anlaşılmalara açık bir konu.

Medeniyet'in beşiği olarak beynimize işlenmiş olan Avrupa'nın birliğinin resmi marşı Beethoven'ın 9. Senfonisi'nin son bölümü olan Neşeye Övgü'dür.

Beethoven hakkıdan biraz farklı açıdan fikrimiz olması için bir dizi video izleyeceğiz şimdi. Sanatçılar eserlerinden dolayı kendilerini bir nevi bizlerden yukarıda gibi görebiliyorlar. Bu onların hakkı mıdır bilemiyorum? Duruma göre bu etrafını iyice aşağılamaya gidebilir mi ya da bir insan müziği ile beraber nasıl şiddeti temsil edebilir? Bizim gibi insanların burada lafının geçmesini beklemesek de, Beethoven'ın yaklaşımı aramızdaki mesafeleri iyice arttırmaktadır. Krallardan, prenslerden, sultanlardan bir çok vardı ama Beethoven sadece bir taneydi.

1) Otomatik Portakal - Beethoven hayranı aşırı şiddet eğilimli baş karakter

2) Leon - Kafada Beethoven çalarken evde katliam (hem de Türkçe dublajlı)


3) Zincirsiz - Köle satış sözleşmesi hazırlanırken, Beethoven'un müziğini duydukça, bir kölenin köpeklere parçalatılmasını hatırlayan Alman


4) ...ve büyük üstad Tarkovsky'nin Nostalji'si. Beethoven ve ölü bebek...


Medeniyetin Beşiği'nin gerektiğinde çıkar uğruna nelere göz yumabildiğini bu günlerde Gazze üzerinden tekrar görüyoruz. O halde sadece maddi refah düzeyi açısından ulusları ve devletleri nazarımızda bir seviyeye koymak ve bu tür toplumlara ait olma isteği bizi çok cezbedici bir iki yüzlülüğe teşvik ediyor. Ben çok etrafta dolanmadan buna yeni vahşi kapitalizm demek istiyorum. Şeytan gibi zaaflarımızdan yararlanıyor.

Zorlama komplo teorileri ile uğraşmak değil derdimiz. Yine de bize tartışılamaz ve üzerine söylenmişlerden öte araştırma yapılamaz tarihi bir olay ile ilgili soruları Ahmedinejad'dan dinliyoruz.


Avrupa'da, İsrail'de, Filistin'de, Suudi Arabistan'da ve diğer bütün ülkelerde her bebek tertemiz doğuyor. Kavimcilik, dincilik ve mezhepçilik yaparak bu bebekleri kirletemeyiz. Bizim savaşımız fikirler ile olmalıdır. Arapların, ABD ile stratejik diye adlandırılan ortaklığı ile beraber onurlarını satmış prensler, leopar evcilleştirmekle uğraşırken, bu duruma karşı kendimiz de bir iki yüzlülük içerisinde miyiz bunu sorgulamak zorundayız.

Son olarak günahıyla ve sebabıyla Suudi Arabistan'ın son gerçek lideri, ABD'de uzun yıllar kalmış öz yiğeni tarfından öldürülen Kral Faysal'ı dinleyeceğiz. Önce aşağıdaki alıntıya bir göz atalım.




24 Şubat 2014 Pazartesi

Adalet Sokağı

Doğuştan Gözleri Görmeyen Ressam beyinlerdeki yargılar için çok kanlı bir yıkım olabilirdi.

Üç yaşlarında annesinin yolda yürürken sürekli önüne dikkat etmesini uyarması  sonucu "Galiba diğer insanlarda olup, bende eksik olan bir şey var" diye düşündü.

......

Veysel, yaklaşık dört ay kadar doğuştan görmemenin nasıl olabileceğini anlamaya çalıştı ancak bir yerlere varmak dursun, neredeyse hiç ilerleme kaydedemedi. Evet bunu anlamak mümkün değildi. Geometride kendisini usta hissetmesi yine kendisini kötü hissetmesine sebep oldu. Gözünün önündeki cisimleri, büyüklük, renk ve mesafe olarak anlık diyebileceğimiz bir zamanda belirleyebiliyordu. Cisim ne kadar karmaşık olursa olsun, üzerinde ya da diğer cisimlere göre birbirine dik, paralel hatlar vardı. Bir de tabi perspektif vardı. Hani yolun uzaklaştıkça daralması gibi ya da parmağımızla yaptığımız halkanın içerisine Güneş'i sığdırabilmemiz gibi. Bunu ona anlatmak ne kadar zordu. Anlamasına gerek var mıydı?

Aylarca içinden çıkamadığı bu kavramlar karmaşası meğer esas acımasız yüzünü henüz göstermemişti. Doğuştan Gözleri Görmeyen Ressam, elbette bir ermişti bizim için. Peki bu fevkalade insan yerinde olmak ister miydik? Doğuştan görmeyen olmak ister miydik? Biz aslında" hayat ne kadar acımasız!" demeye alışmıştık. Evet hayat hiç de adil değildi. Doğuştan görmeyen olmak seçilemezdi.

......

Veysel'in "adalet" ile olan büyük sıkıntısı tekrar derinden içini kemirmeye başladı. Gözleri görmeyen bir bebek olabiliyordu.  Bir bebek, Brüksel Saint Louis hastanesinde doğarken, aynı anlarda Ağrı - Doğu Beyazıt'ta da başka bir bebek doğuyordu. Bu ikinci bebek hayata 1-0 değil, makus talihimiz olan 8-0 yenik başlıyordu. Bu kadarla kalsa gene iyi; gözleri görmeyen bebekler de Brüksel'de değil de, doktor olmadığından, malzeme olmadığından ya da herhangi bir şey anlayabilecek gücümüzü toplamamıza izin verilmediğinden buralarda doğuyordu.

Adalet öyle bir kelimeydi ki, çok satılanlar rafından hiç bir zaman inmedi. Avrupalılar'ın yazdığı hukuk beynelmilel kabul gördü. Bunun üzerine ihtisaslar, ihtisaslar üzerine ihtisaslar yapıldı. Garip Veysel bile az biraz kafa patlatınca bu hukuk sistemlerinin aslında pek de kendisi gibi düz insanları korumak için yapılmış olmadığını anladı.

Vatandaş haklarını iyi bilecekti. Yani onun hakkını yiyenlerin başlangıç koşulu olarak herhangi bir şey bilmesi şart değildi. Kendisi bilecekti. Sonra bu bilgiler onu bu konuda ihtisas sahibi birisine gitmesini sağlayacaktı. Bu avukat kardeşlerin de ücretine göre iyisi kötüsü olabiliyordu. Ah evet çok sıkıcı ama yine de tekrarlayalım; iyi ve ya kötü avukata göre hakikatler değişebiliyordu. Çünkü hakikatin bir maksadı olması gerekirdi. Bu maksadın önce iyi belirlenmesi, daha sonra iyi anlaşılmasının sağlanması gerekirdi.

“Asırlardır sultanlar ve führerler tarafından idare edilmiş memlekette Hakikat, ahalinin reyine ve uzlaşmasına dayanıyordu; öyle ki Hakikat, başta hakim sınıf olmak üzere herkesin işine gelmeliydi. Uzlaşmaya dayalı demokrasi varsa Hakikat despot, uzlaşmaya dayalı Hakikat varsa rejim despot olmaktaydı. Bu nedenle memlekette Hakikat mutlak değil, örfi idi. Hatta daha fazlası, hukuki idi de… Hakikat diye kabul edilen şeye dil uzatmanın cezası hapisti. Çünkü hakikat birçok kişinin işine gelmeli, bir işe yaramalıydı.” İ.O.A/G.K.

Doğuştan gelen eşitsizlikler, daha sonra elde edilen eşitsizlikler vardı. Bu eşitsizlikler o kadar çeşitliydi ki, binlerce sayfa yazabilirdi Veysel. Bir gün yazmaya söz verdi.

Bu dünyada adalet var mıydı? Adaleti tam olarak sağlamaya çalışsak da bu mümkün olabilir miydi? İçinden çıkamayacağımız neler neler varmış. Süratli araba kullanıp, bir çocuğa çarpsak, onun hayatına son versek? Yirmi yıl hapis yatınca adalet sağlanmış olacak mıydı? Peki ya otuz ve ya kırk? Ölen çocuk için değişen pek birşey olmuyordu sanki. Veysel de kuralın izin verdiğinden daha hızlı araba kullanmıştı kaç kere. Kırk yıl hapiste yatmayı hak edecek biri miydi peki? Adalete ne olacaktı?

Bu uzun yolculuğun sonunda apaçık elimizde kalan bir tek gerçek vardı. Bu hukuk sistemleri, adalet sağlanması için değil, devletlerin kafası rahat olsun diye vardı. Uyduruktan bir kurallar kitabına bağlamak gerekirdi. (Hatta bunu satarız da!)

"Adalet güçlüden yanadır. N.M."

... ...

Hayat, Doğuştan Gözleri Görmeyen Ressam'a ne kadar adil davranmıştı bilemiyoruz ama onun bir ermiş olduğunu söylüyoruz. Veysel'e yıllardır hayranlıkla okuduğu bu ermişlerden birinin yerine geçme şansı verilseydi o bile bir çırpıda buna razı olabilir miydi? Gözlerin doğuştan görmemesi, eğer o gözler zaten görmeyi yaşamadıysa neden bir eksiklik olacaktı? Nasıl bir eksiklik olacaktı? Belki de Doğuştan Görmeyen Ressam'ın lehine bir eşitsizlik vardı. İnsanların en temel duyusu olan görmenin zorunluluğu onda yoktu. Bunu çürütebilecek ne var elinizde? Adaleti yenemezsiniz ancak aşabilirsiniz.

Uzun bir sokaktı Adalet Sokağı. Bu sokağın ne kadar ilerisine bakmayı başarabilirsek, sokağın o kadar daraldığını göreceğiz. Doğuştan Gözleri Görmeyen Ressam'ın bunu anlaması gerekmiyor.

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Sayın İrfan

Boşnak Ediz'in tertemiz doğmuş olmasına şaşıran var mıydı?

......

"Bu hayatta haksızlıklara kat'iyen tahammül edemem." dermiş Ediz olmayan başka birisinin annesi hep. Böyle ilkeli hayat çok şey öğretti bu başka birisine. "İşini yapacaktı herkes." mesela.

Üst sınıf okullar derken bilgi yüksek seviyelere ulaştı beklendiği gibi. Annesinin ve babasının ilmini, çoğumuzun takdir edeceği gibi iyi şekilde değerlendirdi. İktisat, işletme, siyaset derken Şekspir'in eserlerini izlediler bir yandan.

"komple"

Bu seviyede ilim sahibi güzel insan; düşündü taşındı. Şehir dışında yakında çok değerleneceğini öngördüğü arsayı aldı. Öngörüler, bizim gibi zavallıları hep ters köşe yapmışken, bu kadar fazla ilim yanılamazdı.

Bu tam anlamıyla bir başarıdır:
çalışmak
öğrenmek
bilmek

En iyi mimari ödüllü bir binası olmuştu artık. Peki şimdi ne olacak diye düşünenler de vardır belki.

İlim sahibi insanlardan örnek almak lazım. Lazım da peki paralel Evren'de aynı arsaya kurulan Hatice Nine'nin  tek katlı evi ve bahçesini kendisine amaç edindiren İrfan; ne zaman hissedebileceğiz?

12 Ocak 2013 Cumartesi

21 Aralık 2012 Cuma

faydalı bilgiler

Bir oda vardı. dikdörtgen şeklinde, 15 metrekare büyüklüğünde, duvarlarının çok açık yeşil, parkelerinin ise koyu yeşil olduğu söylenirdi hep. Odanın bir penceresi ve bir kapısı vardı. Penceresinden bakıldığında gökyüzünde dolunay açık bir şekilde görülebilmekteydi.

Üzerindeki kareli gömleğin ön cebindeki kurşun kalemi eline aldı. Kalemin ağırlık merkezini daha önceden iğneyle işaretlemişti. Eğer halı gerçekten tam kareyse, köşegenlerinin kesişim noktası da, halının her bölgesinin kalınlığının ve yoğunluğun aynı olması şartıyla ağırlık merkezi olacaktı, ağırlık merkezleri çakıştırılmış olacaktı.

Kurşun kaleme ve halıya yakından baktı. Evet ağırlık merkezleri mükemmel bir biçimde çakışıyordu. Gitgide daha da yaklaşmaya başladı ve yavaş yavaş sanki ağırlık merkezi ile köşegenlerin kesişim noktası tam üst üstüne gelmiyor gibi oldu. Odadan çıktı ve tekrar geri dönünce bir daha baktı. Hala durum aynıydı. Odadan tekrar çıktı ve bekledi. Oda orada mıydı? Odanın duvar boyaları aynı renkte miydi? Halı ve kurşun kalem orada mıydı? Hangi şekillerde oradalardı? Kısmi zamanlı, gerektiği kadar da var olsalar bizim gördüğümüz gene aynı olacaktı. Peki okyanusun beş yüz metre derinliğindeki bir balığın şu anda orada olduğu ona nasıl anlatılacaktı?

Ve sonra gidip sokaktan bir kedi getirdi. Kendi gözlerini siyah bantla kapatıp, kediyi yere koydu ve fotoğrafını çekti. Odadan çıktı ve fotoğrafa baktı. Sonra hemen tekrar geri döndü. Kedi hareket etmişti elbette. Fakat kedi ilk bırakıldığı yerde ve şu an gördüğü yerler arasında çeşitli zaman dilimlerinde başka bir yerlerde miydi yoksa bir anda mı yeni yerine gelmişti. Ah, evet bu saniyeler ve dakikalar acaba hep aynı zaman dilimini mi kapsarlardı?

En sonunda kalemi yerinden alıp koltuğa sapladı. Koltuğun içine saplı kalmış gibi duran kısmı acaba orada mıydı gerçekten? Pencereden dışarı Ay'a bakmaya bile cesaretı yoktu artık.

...

"Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum." İ.O.A / P.K.A


9 Ağustos 2012 Perşembe

acımasızlık ve acımasızlık

...düşüncelerle bilincimizde ancak öldürmeyecek kadar derin bir yara açmıştık.

Otuz yaşında adamın elinden boya işi gelmiyordu. Bu durumun vahamet mertebesi hakkında bizler tam karara varmak üzere oturmuş düşünürken kapı çaldı. Boyacı günlerce geç de olsa gelmişti. - bu yeterdi. Boyacının karşısında daha ilk dakikada ezilmeye başlamıştı. Bu dik, kendinden emin zat; işi beğenmedi, haklıdır... parayı beğenmedi, üç kuruş gerçekten... yaptığı boyalar döküldü, zaten garanti vermemişti.

Eskiden olsa sonuç gene benzeri olacaktı ama en azından artık enayi yerine konmuş olma hissini bir kenara bırakmıştı. Her gün kendisinin "bey"olduğunu iddia eden onlarca telefon alıyordu. - tersine geçen gün bankadan biri kendisine telefonda "naber köftehor" diye giriş yapmıştı(!?). Boyacılar bu kadar itibar sahibi değildi kendisinden başka gözlerde. Bu üçkağıtçı boyacı her türlü hakareti, kötü muameleyi hak etmiştir öyleyse? İşini kötü yapıyorsa acımasız her şey hakkıdır.

Yine de keşke boyacı ağabey işini iyi yapan birisi olsaydı da arkasından bu kadar laf edilmeseydi. O anlıyabiliyordu bu adamın ne yaptığını sanki. Bilinç sonra ahlak daha sonra vicdan ve daha sonra derinlerde ne bulabilirsen tam olarak yok olmasa da şeffaflaşmaya başlıyordu. Çok insan kazıkladı, çok beddua aldı. En yakın arkadaşını sattı. Oysa o da yirmi yıl önce tertemiz bir çocuk değil miydi? Peki neden bu adamdan yirmi yaş büyük boyacılar böyle değildi?

Boyacı bu kötü huylarıyla beraber çok para kazandı. Bu sefer bir köşkü boyayacaktı. Köşkün sahibi ile iyi paraya anlaştı, işini de aynı tertemiz olduğu günlerdeki gibi mükemmel yaptı ama parasını bir türlü alamadı. Bir kere bile "kendi ettiklerim bana geri döndü" diye düşünmedi.

Edindiği şöhretle daha büyük bir iş aldı. Sonra işveren ile anlaşmazlığa düştü. Derken davalı oldular. Ucuz adam ucuz avukat tutunca ancak avukatının değeri kadar adalete ulaştı. Nasıl oluyorsa iyi avukat ve kötü avukat vardı. Geçmişte olup bitmiş olay avukatına göre çok daha farklı şekilde olup bitmiş olabilirdi. Sonra baktı ki avukatlar da itibarlı bir grupmuş. Ses çıkarmadı ve en başa döndü. Bu kadar görmüş geçirmişlik bir hidayete erme sağlasaydı diye düşündüler "Sahnenin Dışındakiler". İşte ben o zaman Boyacı'ya yapma diyemedim. Ağzından salyalar akarak iş yapan bir müteahhite gıpta ile bakma diyemedim. Ben desem de nedense kimse haklısın demedi bugüne kadar zaten. Kendisini defalarca ezen bu adam, ulaşmak istediğimiz noktaydı.

Çocuğu kötü bir okula gitmeyi hak ediyordu ve bu o kadar doğaldı ki acımasızlık ileri safhası burada bünyede hissettirmeden olgunlaşıyordu. Bu okul denen şey hakkında bilgisi ve herhangi bir şey öğrenecek vakti de yoktu boyacının.

Oğlunun ağır hastalığına ne yapacaklardı? Hastanede de kendini fazla hissetti. Sonra nasıl olduğunu bilmediği hastanelerde, adını bilmediği doktorların elinde öldü oğlu. Bu kadarlık satın alabilmişti. Oğlunun yasını tutmadan gecikmeli de olsa "ilk sözü geçen ev"e geldi. Bu adam herşeyi kendisi haketmişti. Öyle hak edebiliyordu ki, oğlu ölebiliyordu. Sonra biz acımadık ve acımadık...
...
"Sen yalan içinde yaşıyorsun, ben hakikatte..." bir insanın diğerine söyleyebileceği en acımasız sözdür. L.N.T

28 Ağustos 2011 Pazar

direksiyon hakimiyeti

... ...

nedense o "batçık"a çok süratli girmek istemişti - yanındakilere sormadan buna karar verdi.

...çıkışta araba yerden kesildi ve yükselmeye başladı. Bu sırada nihayet yanındakilere baktı. Tanıdık, sevdik ama beklenmedik üç kişiydi. Artık çok geçti. Çok fazla yükselmişlerdi ve yol incecik bir çizgi gibi gözükmeye başlamıştı.

Yapabileceği sadece "hakkınızı helal" edin demekti. İkisi helal, olsun dedi ama en çok güvendiği birşey demedi. Bu sırada yükseklerde epey ilerlediler ve artık inişe geçmek üzeredeydiler. Yolun iki tarafı denizdi. Bir yandan o neden hakkını helal etmedi diye düşünürken direksiyonu havada sağa kırdı ve denize doğru döndüler.

...suya çakılmaya yakın uyandı. Kurtulmuş olmasına rağmen çok kötüydü. Neden helal etmedi?

26 Haziran 2011 Pazar

Berber Akira

Çoğu konuda çizgi tutturamamışlığın verdiği büyük sıkıntılar içindeki birisinden aktarıyoruz...

... ... ... ...

Hayatta en büyük pişmanlıklarımdan biri de sabit bir berber belirleyememiş olmamdır. Her yerde berbere gittim ve her koltuğa oturduğumdaki yabancılık duygusu ömrümden ömür aldı. Aslında insanın berberinin babasından oğluna kalması gerekliliğine inananlardanım ama bu bizim "Berber Mehmet" koltuktakine hiç bir zaman yetki vermez, berber dükkanının da tam hakimidir. Tamam, çok tarz olmasak da, bizim de hasbel kadar bir tercihimiz olabilir."Berber Mehmet"den ümidi kesmişken da tam da bir berberi galiba sabitledim derken (ki adının "Valentino Erkek Kuaförü" olması üzücüdür) geçen şeytan aklımı çeldi, yeni bir yere gittim.

Uzun betimlemeler yapmamalıymışım; öyle bir konuşma geçiyor berber ile sıra bekleyen daimi müşterisi arasında insanın aklı kalıyor tabi o berberde.

Müşteri: "Mothman Prophecies" diye bir film var, oldukça değişik güzel bir film bence.
Berber: Bence de çok güzel film. Nedense ben bu aralar Akira Kurosava filmlerine kafayı taktım başka birşey izleyemiyorum. Bazı filmleri üç dört yaptım bile şimdiden.

... ... ... ...

"berber, sigarasından derin bir nefes çekti yeniden; gözlerini hafifçe kapamış, o anda o andaki oturuş biçiminin içinde kimlerin bulunduğunu düşünüyordu." H.A.T./G.

28 Şubat 2011 Pazartesi

ekmek arası tereddütleri

Hedefe yaklaştıkça şiddetli tereddütlerle dolu bir sabah daha diye düşündü dördü birden. Boğaz Köprüsü'nü geçtikten sonra artık mutlak bir karara ulaşmaları gerekecekti. bu sabah ekmek arasını nereden alacaklardı? İşyerlerine giden en kısa yol üzerinde ekmek arası satan bir yer yoktu, o halde muhakkak yollarından biraz sapmaları gerekecekti.

İlk seçenek "Alfred Hitchcock" pastanesiydi. Bu pastanede diğer seçeneklere göre yolu oldukça uzatıyordu ancak üç buçuk paraya tıka basa dolu epey büyük bir ekmek arası almak mümkündü. Hatta biraz fazla büyük olmasından rahatsız olanlar  bile vardı. O zaman bir ufak boyunu alıp daha az para ödeyeceklerdi ama anlaşıldı ki küçük boyu da aynı paraymış. Bari alip ikiye bölelim diye düşünülse de sadece birkaç sabah hayata geçirilebildi, zaten çok sıkıntılı bir süreç olan sabah kahvaltıları, daha da fazla kafa bulandırıcı bir hal alacaktı çünkü. Ayrıca buranın böyle tuhaf bir ismi olması ve yolu epey uzatması da haneye eksi puanlar olarak işledi.

Esas, yola çıkmadan fiyat, ebat ve lezzet olarak ideale yakın "Liberal Pastane" vardı ama nedense burada da uzun süre sabit müşteri olarak kalamadılar. Bir tanesi domateslerin akşamdan dilinmiş olduğunu ve kabuklarının pörsümüş olduğunu iddia etti ve köprüyü geçmeden kaybedilen her dakika varış süresinde iki misli kayba sebep olduğunu birkaç bilimsel makale, tez, söylem vs. ile ispatladı.

Diğer pastaneler Liberal Pastanesi'nin böyle kolay harcandığını görse emin olun kendilerine çeki düzen verirlerdi. Bu grubun yaklaştığını gören "Orak Çekiç Pastanesi" bol malzeme ve ekmek çeşidi ile müşteri memnuniyeti için elinden geleni yaptı, interaktif olarak ekmeği ve malzemeleri seçerek ekmek arasını beraberce hazırlyordunuz ama yine de fiyatı dört paradan aşağıya çekemedi. (Bunun internet üzerinde uygulanan bir modülü üzerine epey çalışma yapılmış - kendi ellerinizle yaparmış gibi ekmek aranızı yapabilecekmişsiniz sanal olarak sonra paket servisle elinize kadar gelecek) Daha küçük ekmek arasına daha fazla para verme fikrinden memnun gözükmeyen bu grup bu pastaneye temkinli yaklaştı her ne kadar adı bazıları için hoş gözükse de. "Sabah kahvaltısında bu kadar para verilir mi?" ya da "Bu kadar çok yenilir mi?" ikilemi arasında gidip gelirken buradan da soğudular. Hem burası çoktan seçmeli olduğundan insanı düşünmeye zorluyor daha sonra ekemğin arasının doldurulmasını beklemek zorunda bırakarak hayatlarının çok önemli üç dakikasını kaybetmelerine sebep oluyordu.

İşyerine iyice yaklaşmışlarsa ve hala bir yer seçememişlerse en sonra çare yanlarına kadar servis yapan "Sofi Pastanesi"nden almak olacaktı ekmek arasını. Hiç istemeye istemeye, içlerine sinmeyerek... Bu da kucukmus her ne kadar 2 para olsa da. Ama bu sadece 2 para ama olsun cok kucuk. Yarısından daha buyuktu sanki ama içindeki malzemeler azdı ya da kalitesizdi ya da salamsız ekmek arası tercih edilmiyordu. Tam olarak sebebi belli edilememişti. Kuyumcu kantarı ile ekmek ve içindeki malzemeler tartıldı. Günden güne farklı sonuçlar verdi en sonunda bilirkişi heyetinin görüşü bekleniyordu bilmiyoruz daha sonra ne olduğunu.

12 Aralık 2010 Pazar

hakiki petek süzme Kars çiçek balı

... ve yine yıllar geçmişti. Eskiye olan özlem tarif edemeyeceği biraz acı ama sevdiği bir tat bırakıyordu artık. "Herşey çok karışık" demeye alışmıştı ve bu kadar sık söylenen sözleri sevmemesine ama sevmediği kadar da mecbur olmasına da alışmıştı. Kimine göre elinde mükemmel imkanlar vardı. Bu imkanları başkasına verseler neler neler yapabilirdi. Dışarıdan bakılınca önce böyle gözükürdü ama aslında öyle değil (diyemezdik). Daha yakından bakmaları lazımdı da daha yakından bakmayacaklardı - herkes herkese yakından bakmaz - süre de az bir hüküm vermek için. Diğer bir yandan çok da zaman var aslında ama insanlardan bunlar talep edilemez, buna ayıracak vakitleri yoktur vesaire...

Kendisinden bekleneni yapmisti, arilardan bal yapmasi beklendiği gibi. Evet ne kadar kalitesiz de olsa yapilanin bal olduğu kesindi. Ak sakallı bir ihtiyar dede yazmış bir kulubenin camına. "Hakiki petek süzme Kars çiçek balı bulunur" diye. Bal denen besine ulaşmak zor değildi, her yerde rahatca bulunabiliyordu. Milyarlarca insandik ve hepimiz insandik. Erkek olan bir tane isterlerse evet kendisi bu gruba girerdi. "140 cm'den uzun, dili çatallı olmayan, ellerinde en az 10 parmak bulunan" biri arasak aday kümesini çok da fazla daraltmış olmuyorduk. Tarhana çorbasına tulum peyniri atarak içenler kümesine dahildi ve buradan aranırsa çok da mutlu olur ve gururlanırdı da.

Artık şüphe yoktu ki bu bir baldı. Evet maalesef kimse aksini iddia edmiyordu fakat değer kazanması için çok daha fazlası beklenecekti şimdi ondan. Sahipleri de bu istekleri yerine getirmek için olmadık taklalar atacaktı.

Çiçek balı imiş. Bu bal tamamen çiçekten mi yapılmış gerçekten veya ne kadarı çiçekten yapılınca çiçek balı oluyormuş? Defterin ortasından kopartılıp ispirtolu kalem ile torununa yazdırılan "hakiki petek süzme Kars çiçek balı bulunur" yazısını gördüğünden beri gözüne uyku girmiyor. Sondan başladı ve ikinci kelimeden daha ileri gidemiyor.

Bu bal öznel olarak "hakiki" idi ama diğer iddiaların hepsi çürütülebilirdi. Dede'nin sözü yeterli bir güvence sayılmıyordu artık. O baldan geneli temsil edecek bir numune alınır ve Yeni Zelanda Arıcılık Üniversitesi'nde çok da güzel br kusur bulunabilirdi. Bu doğal besinler de gayri doğal yöntemlerle satılmalıydı çünkü...

...çünkü Dede bu acımasız şehirin bir sanayi sitesinin camiinde tuvaletin önündeki kulubede mesaisini geçirirdi. Orada olmadığı zaman tuvalet paralarının ödenmeyeceğini bildiği için içeriye "herşeyi gören var" yazmıştı. Oturduğu apartmanın kapıcısının evliya olması gibi bu adam da ermişti aslında ona göre ve ancak bir ermişin sahip olabileceği saflıkla bir yandan bal satmaya çalışıyordu.

Bunu düşününce hüzünlendi bizimkisi ama kendi ahmaklığının da bir göstergesiydi aslında. İşi sorulduğunda sürekli şikayet eden, çevresi için acımasız eleştrilerde bulunan bu zavallı elindeki imkanları kullansa hayatta çok da başarılı olacağına inandırılmıştı. Halimizden memnun muyuz? "Allah'a şükür" dedi Dede. Hayatında hiç takım elbise giyip iş toplantılarına gitmemişti, internetten indirim yakalayıp kendisine tenis ayakkabısı da almamıştı.

... ...

bütün renkler aynı hızla kirleniyordu
birinciliği beyaza verdiler

Ö. A.


21 Kasım 2010 Pazar

tarhana içen Deli Balta

(Bana Bakırköy'den diyebilirsiniz.) Dayım bizi ziyarete gelmiş hastaneye çok yakın evimizde. Birşeyler mi olmuş?

ZZzzzzz Öğlen vakti şöyle bir dolaşmaya çıkmışım hastanenin orada. Bahçesinde yürüyen bir hasta vardı, beni görünce yüzü aydınlandı. Aslında oldukça sağlıklı bir adam gibi duruyordu. "Hemşehrim sen Uşaklısın değil mi?" dedi. "Evet" dedim. "Ben anamın tarhanasını çok özledim, Uşak'a dönünce anama bir var da söyleyiver, bana tarhana göndersin."

Birkaç yıl geçti galiba. Uşak'ta çarşıda bu adama rastladım. Ellerime ayaklarıma kapandı, çok teşekkür etti. Tarhana çok iyi gelmiş, hatta o sayede iyileştin demiş doktoru. Beni bırakmadı, illaki evine gelip anasının tarhanasından içecekmişim.

Evde kimse yoktu. Beni bir odaya buyur etti. Odanın ortasında halının üzerinde bir balta vardı.

"Anam tarhanayı neden göndermedi?" dedi ve baltayı bileylemeye başladı. ZZzzzzz

4 Kasım 2010 Perşembe

... ...

Otobüste karşısında oturan bu adam yalnızlığına isyan etmek istiyordu artık. Bunu suratından anlayabilemezdiniz.

9 Ekim 2010 Cumartesi

ishi no shita

Onlarca yılın sonunda boş umutların gerçekleşmeme ihtimalinin "sadece bazı zamanlarda" çok düşük olduğunu hatırlayabiliyorduk. Bu onlarca yılın bize kattığı "sözüm ona" iyi tecrübeler bunlardı. Evet, son olarak en değer verdiği de geri dönmek üzere derken üç sene geçmişti. Sonra bunu aslında ne kadar çok istediğini tekrar farkedip bu üç sene de neden daha fazla çaba sarfetmediğine yakındı. Yılların içinden geri dönmek istedi ve gece yatağa ilk uzandığında veya otobüste giderken hep bunu hayal etti. Bu kısır döngü içerisinde hayallerden çıktığı anların yavaştan ve derinden giren sızısı da kendisini akıllandırmadı. Acı çekiyor ve bundan gurur duyuyor sonra tekrar acı çekiyor çünkü gurur insanın kendisine saygısı gibi dursa da dışardan pek de ilgi çekmiyor, takdir toplamıyor. Annesinin oğlunu dünyanın en güzel insanı sanması yetmiyor. 20 yıl geriye dönmekten başlıyor, talihini zorlamak sonra hep daha azına yetinip bir gün öncesine bile dönmek için herşeyini vermeye hazır hale geliyor.

Bunları düşünmek şart değil ama bari herşey gelişi güzel olmasın neler olmuş bu son yıllarda diye bakıyor. Evet çok azı kusursuz hatıralar. Birkaçını hatırlamaya bile cesareti yok. Elindekiler bir bir gidiyor, kavgalar, tartışmalar, haksızlıklar. Evet kendisi için bu kadar zor olan hayat ve kendisi gibi diğerleri ile olan ilişkileri kaçınılmaz mesafeler açıyor. Belki haklı ama kendisi için bile önemi yok. Neredeyse üç sene olacak, olmadan birşeyler yapamaz mıyız?
... ...

"demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor." S.A./K.M.M.

3 Ağustos 2010 Salı

El-Bais

Yağmur yeni dinmişti. Gecenin bu vaktinde eve dönüşü en kısa yoldan, mezarlık içinden yapmamak için bir sebep yoktu. Bozkurt hep anlatırdı bizler de inanırdık. Aslında o yıllar önce ölmüştü ve sonradan hortlamıştı. Nas da bunu iyi bildiğinden geceleyin mezarlıklarda onunla beraber dolaşmaktan çok korkmazdı. Bozkurt mezarlarda yatan ahbaplarına selam verdiğinden sohbetleri sürekli kesilse de Nas halinden memnun gibiydi. Zaten bu adam çok beklendik rahat tepkileriyle yüz yıllardır bizi şaşırtmaktaydı. Yani aslında halimiz buydu ve ne olursa olsun çok fazla üzülemezdi de sevinemezdi de. Sinir yapan sinirler konusunda tıpçılara çok faydası dokundu... demek isterdim ama öyle olmadı. Sinir yapan siniri yoktu o yüzden bende çok olan soyut sinir miktarını azalttıramadık. Bunun için çılgın doktorlar bulmak lazım derdi Doktor.

Bozkurt hepimizin bildiği ama yine dinlemek istediği hikayeyi anlatacaktı bunu hissedebiliyorum. "En çok köy mezarlıklarını severim." dedi. "Oralarda çeşitlilik pek yok gibi gözükse de aslında dikkatli bakınca çok fazlasını görebilirsin. Neden böyle ben de işin içinden çıkamıyorum. Bunun gibi İstanbul mezarlıklarında yatanlara bakıyorum, hepsinin hayatı, saçı, elbisesi çok çok farklı gibi ilk bakışta ama nedense ben ayırt edemiyorum. Çocukluğumdan beri ayırt edebilme saplantım var, o yüzden bir isim koymam lazım ama birbirinin zıttı iki isim koyduklarım bile daha sonra bana aynı gözüküyor. İşte bu beynimi kemiriyor, ölüleri bile rahat bırakmıyorlar, rahat bırakamıyorum."

Sonra derin bir nefes aldı Bozkurt. (Toprak ve solucan kokusunu severiz biz.) Sen de ölmüştün bir zamanlar değil mi Nas?" dedi Bozkurt. Nas sadece "Bilemiyorum." dedi.

Bozkurt ağaca pençesiyle bir atom resmi çizdi. Sonra devam etti. "Nedendir bilinmez ben öldüğümde, beni kimsenin bilmediği, uğramadığı bir dağa gömmüşler. Mezarımdan çıktığımda titriyordum. Gırtlağım yırtılana kadar haykırdım. İşte o zaman pençelerim çıktı, dişlerim sivrileşti. Sakallarım çıkmazdı benim, onlar uzadı." Kurtlar baktı bana. Onlar bile çeşit çeşit, kuzu eti seveni var, keçi eti seveni de..."

Bozkurt'un kafası şartlara göre çok fazla ya da çok az çalışabilirdi. Dışarıdan etkilenme kusuru gibi gözükse de onu canlı tutuyordu. Kafalarımız karışık mı? Canlı olan Bozkurt mu, Nas mı? Kısa bir süre önce yemin edebilirim Nas'ın canli olduğuna ama bu umarsamazlık nereye kadar? Bize öğretmediler mi önce kendimizi düşünmeyi? Bu umursamazlık sadece kendini düşünmekten değil, kendini bile umursamamaktan geliyor.

"Annen ve Baban seni kalplerininin derinliklerinde hala yaşatıyorlar Bozkurt" dedi Nas. "Artık farkına varılmalı ölümden de yaşamdan da beklentiler çok fazla ve birbirine benzer. Ölümüyüz, yaşıyor muyuz ayırt edemiyoruz. Pençelerinle doktorluk yapabilir misin?"

Geçenlerde başım belaya girdi aynı anda birkaç koldan. Ben epey bir miktar borç takmışım piyasaya - haberim yok gerçi -, ayrıca oturduğum ev ruhsatsızmış, vergi borcum çıkmış - halbuki yemin edebilirdim parayı yatırdığıma -, kaçak elektrik kullanıyormuşuz, kaybettiğim ihalede fesatlık yapmışım nasılsa. Ben bunları yapmadım biliyorum. O zaman iyi bir avukat tutmam lazımmış. Neden yapmadığım şeyler için avukat tutalım? Yapmadım diyorum işte bu yetmez mi? Üstüne gideceğimi zannetmeyin, cezama razıyım. Cezana razı olunca da işler uzadıkça uzar. Her taraf adalet avıcısı... İyi bir avukat tutmak yerine kötü bir avukat tutsak bu sefer. Bunları görünce ölmek anlamlı, en azından bu tür şeyler olmuyor o tarafta.

En sonunda en sevdiğim yere geldiler, ben onları takip ediyorum, beni de başka biri. Gözlerinden çıyanlar, kulaklarından solucanlar çıkan biri ama yine de sevimli. Benimle hiç bir ölü konuşmaz nedense, onların bile ön yargısı var halbuki kaç kere söyledim aslında göründüğüm kadar kötü değilim. En sevdiğim yer burası diye mi böyle yapıyorlar? Bozkurt burayı görünce çizgi şeklindeki gözlerini kocaman açardı, Nas bile her seferinde irkilirdi. Annemin anneannesi keşfetmiş burayı, Sarıtaş... Taşın üzerine oturmuş bir kız uzun sarı saçlarını tarıyor her gece. Üçü de "Bunun mantıklı bir açıklaması olmalı." demedi hiç bir zaman.

Artık ben de ölülerle konuşmak istiyorum ama işler eskisi kadar bereketli değilmiş diye duydum. İnsanlar ölmeye bile vakit bulamıyor. Ayrıca takıntım da var, mezar taşında mesleği yazanlarla konuşmuyorum. Delilerin ölüsü çok makbul benim için, zaten yaşarken de ölü gibiler kategorizasyondan kurtulabilirlerse. Köy'ün ya da Mahalle'nin Delisini çok severiz. Hacı Seyit vardı bizim köyde. Hala yaşıyorsa, ben nerdeyim o zaman? İkimiz aynı zamanda bu dünyada birbirimizden haber almadan nasıl yaşadık?

Ölüler konuşmak istiyorum yoksa kafayı çizme vakti yakındır. Eğitim almışız, çalışmışız ne kadar basit şeyler bunlar sıradan bir ölünün gördükleri yanında. Mezarlıkta yalnız hissettikten sonra ne işe yaradı bütün bunlar? İskenderiye Kütüphanesi yandı ve biz yüzlerce yıl geriye gittik ya da dibe vuruşumuz yüzlerce yıl ertelendi bunlar basit hesaplar. Bu tarihten sonra işim mezarlığın en güzel
- mantı açanını
- kazak örenini
- ud çalanını
- gök resmi çizenini
- saat tamir edenini
- bireysel futbol oynayanını
- şiir yazanını belirlemek olacak.

"Ölülere güvenebilirsin." dedi Nas. Canlılar ölülere güvenebilir, ölüler canlılara güvenemez, canlılar canlılara güvenmemeli, ölüler ölülere... Bunlari coktan gectik biz. Geçmişe özlemim bitmeyecek o yüzden yaşadığımız çağdan daha eskileri hayal ederim her zaman 10 yıl da 1000 yıl da yeter bana. Mezarlıkların böyle faydası var. Dedemi tanımak isterdim, babam ona mı benzerdi, ben babama mı benziyorum? Ölümden korkmuyrum, o benden hiç korkmuyor.

İlk olarak parmaklarım toprağın dışına çıktığında aklım başıma gelecektir ve herkesten önce yeryüzüne çıkmaya çalışacağım. Yer ve gök yarılmış olacak o gün ve ben inşallah hiç kimseyi tanıyamasam bile Dede'mi tanıyacağım ve onunla konuşacağım. Babaannem en çok beni severdi çünkü, Dedem neden sevmesin? Kimse birbirini tanımıyor herkes kaçışıyor ama olsun Dedem beni tanır hiç tanışmamış olsak da.

Peki ya benim hala çocuğum yok mu? Torunum oldu da ben onu göremedim mi? O da beni bulsun, ben babamın saatini taktım yıllarca, oğlum da benimkini taksın siyah beyaz resmime baksınlar. Ne olursam olayım iyi adamdı desinler. Erken göçtü diyenler oldu aslında çok da vakit harcadık. Şairin demediği gibi...

"Her ölüm geç ölümdür."

......

El-Bais: Ölüleri diriltip kabirlerinden çıkartan.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

sizden korktuğumu mu zannediyorsunuz?

Geçmişe doğru daldı. Sınıf bugün -yani o gün- tenhaydı. Sadece 61 kişi gelmiş, epey bir çocuk bayram için aileleri ile memlekete gitmişler. Ne tatili bu böyle diye düşündü. Anaolu Liseleri Sınavı'na hazırlanmak gerekmiyor muydu? Gerçi sınıfta sadece 3 kişi bu sınava girecekti. O zamanlar hayatın gerçeği buydu demek. Kafasını kaldırıp arkadaki kocaman grafiğe baktı. Nedendir bilinmez öğrenci çocukların babalarının işlerinden grafik yapılmıştı. Büyük çoğunluk işçi, birazcık memur ve çiftçi var. Serbest Meslek: 1. O da babası oluyordu. Pek hoş karşılanmazdı "serbest meslek" tabiri. Yani esnaf aslında ama bakkal, manav gibi değil dese de tutturamazdı. Daha sonra sıradan oldu "Baban ne iş yapıyor?" sorusuna "Karanlık işler" demek. Hem güldürürdü, hem düşündürür...

Öğlenciydiler. Bir tümen asker kadar öğrenci her öğlen yer değiştirirdi. 5A, 5B, 5C, 5Ç, 5D,...5J'ye kadar gittiğini söylerler sınıfların. Her an bir vukuat, dövüş... Erkek öğretmenlerin öğrencileri sınıflara uçan tekme atarak soktukları olurdu. Bayan öğretmenler ellerinde cetvel olmadan dolaşmazdı, beyinden vurmakta üzerlerine yoktu. İlk o zamanlar düşünmüştü acaba kadınlar daha mı acımasız diye. Esas heyecanlı zamanlar okul çıkışı yaşanırdı. Eve gidiş güzergahında çok zorlu bir etap vardı. Burası çocukların akşam saatlerinde yaklaşmaya pek cesaret edemediği bir çocuk parkıydı ve efsane haline gelmiş Salatalık Çetesi'nin üyelerinin ön kesip zorla para almaları, iki sille, bir tekme atmaları olağan karşılanırdı. Birkaç kere dayak yemişti, Yanına sadece 1 simit ve 1 çilekli süt alacak kadar para verirdi annesi böylece akşam eve dönerken cebinde hiç para olmazdı.

Yaz tatillerinde sokakta günün 10 saatini geçiren tiplerdendi. Mahalle başlı başına bir dünyaydı onun için, iki sokak öteye gitmek bile çok değişik bir özgürlük hissi verirdi. Sokak serserilerinin değişik fraksiyonları ile karşılaşma şansıydı ayrca bu. Yazları tek olayı bisikletini kaçıranlarla, topunu patlatanlarla onur mücadeleleriydi. Sinirini kavga ile çıkartamazsa sol elinin işaret parmağını ısırırdı. Yıllarca o parmağı şiş gezdi. Mahalle maçlarının vazgeçilmez kalecisi, bisikletten düşme rekortmeni ama her zaman efendi, sessiz...

İlerde bu alışkanlıklar başına bela oldu. İyi olduğu kabul edilen bir Anadolu Lisesi kazandı ama bu uygunsuz alışkanlıklar neredeyse okuldan atılmasına kadar kendisini götürecekti. "Bu çocuğun psikolojik sorunları var." dediler. Burada tatlı tatlı konuşan güzel öğretmenler vardı, okulun koridorları hep temizdi, öğrenciler hep iyi ailelerdendi ama ... Rehber öğretmen "Çoçuğunuza yardım edelim." dedi. Babası "Yemişim rehber öğretmeni." dedi sadece. Medeniyetin bağrında olmak da zormuş. Mahalle böyle değildi, serseriler insanların gelececeği ve ekmeği ile oynamazlardı. Bu kadar karmaşık tanımlamalar yapmazlardı onun için.

Babası yıllarca bu olanları biraz mesafeli takip etti. Sanki eve kaşı gözü morarmış gelince biraz da memnun olurdu. "Sen de ona vurabildin mi?" diye sorardı bazen. "Kaç kişiydiler?" Hep sokakların öneminden bahseder. Ufak çocukları olan genç çiftlere tavsiyeler: Çoçuğa balık yağı yutturmak, zekasını ceviz yedirerek geliştirmek, 3 yaşında piyano kursuna göndermek... Sokağa çıkartın da biraz mikrop yutsun.

......

Bir basket maçı, işte o Salatalık Çetesi ve korku tüneli gibi park. Memleketten amca oğlu gelmişti. Abisiyle beraber üçü bir takım. Karşı taraf çeteden olduklarını iddia ediyor. Yanda da 7-8 seyirci var onlardan yana. Gerçi bu da biraz Beşiktaş'ın Çarşı'sı gibi. Herkes aidim diyor. Top onlara ait, mallarını riske atmadılar. Maç zaten gergin başladı, dirsek geçirmeler itişmeler derken amca oğlu da sertliğe artan bir sertlik ile karşılık verdi. Sözlü tartışmalar, atışmalar ama nedense bu Salatalıkcılar bir yandan da biraz çekiniyorlar.  Nihayetinde Salatalıkspor son sayıyı attı ve kazandı, top amca oğlunun önüne düştü. Topu eline alıp öyle bir vurdu ki ayağıyla ilerdeki evin bahçesinin dikenli tellerine çarpıp patladı. Biraz homurdanmalar oldu ama kimse üzerlerine yürümedi. Arkalarına bile bakmadan ağır adımlarla uzaklaştılar. Yolda "Bizi dövebilirlerdi." dedi amca oğluna. "Olsun."

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Sanayide Cuma Namazı

"Ben çıkıyorum, siz de dükkanı kapatıp gelirsiniz" dedi babası, cuma namazlarına 43 dakika erken gidip vaaz dinlerdi çünkü. Kendisi de elindeki birkaç işi bitirmeye koyuldu. Sonra dükkanın demir kapılarını kapatıp mescide gittiler çalışma arkadaşlarıyla beraber.

Yıllar önce de bu dükkana gelmeyi severdi. O zamanlar bir işçileri vardı, Herkül duruşu olmasa da kuvvet olarak eksiği değil fazlası olan. Yılda 15 gün fındık toplamaya memlekete giderdi, adı da Dursun'du. O zaman kendisine en sevdiği iş çıkardı - çelik kesmek. Yazıhane'den sipariş gelir Ø80x150 - 38 Adet - 4140 Kalite Çelik. Hayatında yaptığı en ciddi iştir, 150 mm'yi tam tamına tutturmak için cetvelle 5-6 dakika uğraştığı olurdu tek kesim için. Sonra kesilenleri ölçerdi, testerenin kesme payı ne kadarmış, ölçtüğünden ne kadar kısa kesmiş diye. Duruma göre bir sonraki kesimi düzeltirdi. Mengeneyi iyi sıkmak lazım yoksa malzeme dönebilir ya da kesim eğri olabilirdi. Sonra otomatik testereler çıktı, uzunluğu ve adeti girmek yetiyordu malzemeyi bağladıktan sonra. Mertlik bozuldu kendisine göre.

Gittikleri yer sanayi sitesinin içerisinde bir mescitti. Herkes mümkün olduğunca iyi temizlenirdi ama yine de mescite girdiğinde derin bir yağ ve pas kokusu hissedilirdi. Tiksinç mi? Ona göre hiç değldi. Sanayi böyleydi işte, dükkanda çalıştığın masada menemen yemek garip değildir. Birisiyle ilk tanıştığında bile "bey" demek saçmadır, sokakta bayan görmek uzaylı görmek gibidir. "İşler nasıl"a Allah'a şükür demek gereklidir. Çok işçi vardır, çok gariban vardır. Bir yandan üzer seni, bir yandan kendinin de aslında birşey olmadığını anlarsın. Bunca yıl okumuşsun, büyük firmalarda çalışmışsın ama gel gör bu kaportacı çocuk senden çok daha anlamlı konuşuyor. Ne olursa olsun yabancısın, içine girmek istemezsin, istediğin zaman giremezsin. Kaderin bu, hiçbir zaman onlar gibi olamazsın.

Parasızlık! Sanayide bakkalları hala var neyseki. Bir buçuk liraya tost, ekmek arası eski kaşar, beyaz peynir, kavurma, yağ-bal, yaz helvası alınabilir. Apo bunları hazırlarken eldiven de takmaz. Veresiye de yazılabilir. Kaçınılmaz sohbetlerden biri; "Bu bakkal Apo çok iyi para kazanıyor.".

Ezan vakti geldi. Bir minare ya da ses sistemi yoktu bu mescitte. Ezan sesi duyuldu yakınlardaki bir camiden. Peki şimdi ne olacak diye düşündü. Sandalyede oturan yaşlı bir amca ayağa kalktı, sakin ama emin adımlarla yürüdü ve pencereyi açtı. Elleriyle kulaklarını kapatıp caddeye doğru çıplak sesiyle ezan okumaya başladı.

2010 yılının İstanbul'unda? Uzay çağında? Avrupa'da? Komik mi?

Burası sanayi, burasının kuralları başka. İstediğin herşeye gülemezsin, hor göremezsin. Yan masana e-posta attığını görse buradakiler ya da çay saatlerinin kendi insiyatifinde olmadığını... Bayramlaşmak bile kurumsal, mis gibi yemeklerden sürekli şikayet eden ablalar var. Servis şöförü çok kroymuş çıkarılsın demek ekmeği ile oynamak değil mesela. Daha doğrusu ekmek ne?

Camı açıp ezan okuyan birisini gördü ya günü güzel gececekti. Sonradan öğrendi ki bu yaşlı amca babasının ahbabı olurmuş.