insan ayarlı

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Sokrates'in Hayatı (Felsefe-018)

Bazı filozofların öğretisi ile hayatları arasında bir tutarlılık varken, bazılarında olmayabilir de. Sokrates bu tutarlılığı en uç noktasına kadar götürmüş ve fikirlerine uğruna ölmeyi göze almıştır.

Bu elbette ki filozofun fikirlerinin mahiyetiyle de alakalıdır. Hiçbir filozof doğa hakkındaki görüşleri uğruna ölmez. Ancak ahlak ile ilgili görüşleri doğrultusunda yaşayabilir ve bu uğurda ölebilir. Aristoteles, Nikomakhos Ahlakı eserinde bu konuyu ele alır. Doğa ile ilgili görüşler ile ahlak ile ilgili görüşlerin doğruluğunu veya yanlışlığını ispatlanması için gereken yöntemler farklıdır. Ahlaki görüşlerin doğruluğunun en önemli göstergesi, onları ileri sürenlerlerin bu görüşlere uygun yaşamasıdır. Oysa doğa ile ilgili görüşlerde böyle bir uyumluluk mümkün değildir.

Sokrates’in hayatı boyunca hiçbir şey yazmamış olması ve bir ahlak filozofu olması, onun fikirlerini anlamak için hayatını iyi incelememizi gerektirir.

Sokrates MÖ. 399 yılında ölmüştür. Platon’a göre o sıralarda 70 yaşını aşmıştır. Öyleyse MÖ 470 yılı civarında doğmuş olmalıdır. Annesinin bir ebe, babasının ise taş yontucusu olduğu söylenmektedir. Annesinin mesleğiyle ilişki kurarak, onun bedenleri doğurtması gibi Sokrates de insanların içinde bulunan ancak farkında olmadıkları ahlaki doğruları doğurttuğunu söylemiştir.

Sokrates hoplit (ağır zırhlı piyade) olarak Peloponnes Savaşı sırasında katılmış olduğu muharebelere ve işgal edilen topraklarda aldığı görevlere bakılarak, iddia edildiğinin aksine yoksul bir aileden gelmediğini ileri sürenler de vardır. Hatta annesinin ebeliğinin de Platon tarafından uydurulduğu iddia edilir bazıları tarafından benzer olarak.

Sokrates’in Peleponnes Savaşı’nda cesaret ve kahramanlığının takdir topladığını biliyoruz. Potideia kuşatmasında genç Alkibiades hayatını kurtarmıştır. Kendisine verilmesi planlanan madalyadan da Alkibiades lehine feragat etmiştir. Platon’un Şölen diyalogunda bahsedilğine göre Delion’da ve Amphibolis’te Spartalılara karşı yaşanan iki hezimette de soğunkanlılıkla direnmeye devam eden birkaç Atinalıdan biri olmuştur.

Sokrates aldığı resmi görevlerden bir tanesi meşhurdur. Peleponnes Savaşı esnasında, Midilli Adası’nın güneyinde çıkan deniz muhaberesinde Atina galip gelse de hemen ardından çıkan büyük bir fırtınada Atina’nın bazı gemileri batar. Donanma komutanları, batan gemideki askerleri kurtarmak yerine kalan diğer gemileri kurtarmayı seçerler. Atina halki bu haberi alınca galeyana gelir ve halk meclisi toplayarak komutanları yarglar. Sokrates bu duruşmada yargıçlık görevi yapar. Komutanların yasalara aykırı şekilde toptan yargılanmasına cesurca karşı çıkar.

Sokrates’in diğer büyük bir cesur davranışıyla Poloponnes Savaşı’nı Atina kaybettikten ve oligarşi yanlıları Otuzlar Hükümeti’ni kurduktan sonra karşılaşılır. Hükümet Salamis’li Leon’un getirilip öldürülmesini emreder ancak Sokrates bu emre uymaz. Sokrates’in Savunması eserinde de bahsedildiği gibi eğer Otuzlar Hükümeti kısa bir süre sonra düşmese, Sokrates bu hareketini büyük ihtimalle canıyla ödeyecektir.

Hem Platon’un, hem de Ksenophon’un kaleme aldığı Sokrates’in Savunması’nda da Sokrates’in ne kadar cesur şekilde kendini savunduğu bilinmektedir.

Bütün bu olaylar Sokrates’in karakterinin ne kadar sağlam olduğu ile alakalı çok açık bir intiba sunmaktadır.

Sokrates Ksantippos adli bir kadinla evlidir ancak karısı onun felsefeyle uğraşmasından ve dolayısıyla kocalık görevlerini yerine getirmemesinden şikayetçidir. Sokrates de bu şikayetleri kabul eder. Diogenes Laertius’a göre Peloponnes Savaşı'nın Atina'nın erkek nüfusunu çok azaltmasından dolayı çıkan ikinci kadınla evlilik iznini kullanarak bir başka kadınla da evlenmiştir. Sokrates'in evlilik için öğrencilerine biraz da şaka yoluyla «Evlenin, eğer iyi bir kadına rastlarsanız mutlu, kötü bir kadına rastlarsanız filozof olursunuz" şeklinde bir öğüt verdiği rivayet edilmiştir.

Hakkında idam kararı verildiğinde «Seni haksız olarak idama mahkum ettiler» diye ağlayan karısına «Sus, haklı olarak etselerdi daha mı iyi olurdu?» dediği şeklinde Sokrates’in kişiliğini güzel yansıtan bir rivayet de vardır.

Atina Akademisi Girişi, solda Sokrates, sağda Platon, sol üstte Apollon, sağ üstte Athena

Sokrates’in fiziksel olarak kel şişman patlak gözlü basık burunlu bakımsız sakallı çirkin bir adam olduğu rivayet edilir. Görünen o ki kendisi de bunun farkındadır. Fiziksel görüntüsünün tersine vücudu sağlam ve sağlıklıdır. Kışın bile ince giyinip yalın ayakla Atina sokaklarında gezebilir.

Sokrates ne bir hristiyan keşiş gibi çileci ne de tamamen bir hazcıdır. Ölçülü olmayı benimsemiş nefsine hakim olmaya çalışmıştır.

Yine de Sokrates’in kişiliği için karmaşık diyebiliriz. Karakterinin bu yanı onun çok farklı hayat görüşüne sahip kişiler tarafından örnek alınabilmesini sağlayacaktır. Aktif hazzın en büyük ahlaki iyi olduğunu düşünen Kirene Okulu mensupları yanında konforu tamamen reddeden Kinik Okulu mensupları da kendilerini Sokrates’in öğrencileri olarak kabul ederler.


6 Nisan 2017 Perşembe

Gorgias (Felsefe-017)

Gorgias’ın aslen İtalya’da, Leontinoi doğumlu olduğu tahmin edilmektedir. O da hayatının büyük kısmını Atina dışında geçirmiştir. MÖ. 480'lerde doğduğu ve 110 yıl gibi çok uzun bir ömre sahip olduğu rivayet edilir. Hayatının son yıllarını Tesalya’da geçirmiştir. Felsefeyi hemşerisi Empedokles’ten öğrendiği söylenir. Aristoteles’e göre  hitabetin ilkelerini Empedokles icat etmiştir ve Gorgias’a öğretmiştir. Gorgias da bu bilgiyi Atina’da satmıştır. Hitabet konusunda Sicilya’da o kadar ünlenir ki Leontinoi elçisi olarak Atina’ya gönderilir. Bu dönemlerde 27 yıl sürecek olan Peloponnes savaşları devam etmektedir. Yunan ana karası gibi Sicilya da, Atina ve Sparta destekçileri olmak üzere ikiye bölünecektir. Sparta’yı destekleyenlerin başını Siraküza çekecekken, Atina’yı destekleyenlerin liderliğini Leontinoi kenti yapacaktır.

1 Şubat 2017 Çarşamba

Protagoras (Felsefe-016)

Sofistlerin en ünlüsü olan Protagoras, aynı zamanda sofistik geleneğin başlangıcı olarak da kabul edilir. Ancak onunla ilgili birinci el kaynaklar çok kısıtlıdır.

Demokritos gibi Abderalı olduğu ve hayatının bir kısmını Teos’ta geçirdiği tahmin edilmektedir. Demokritos’tan yirmi yaş kadar genç olduğu tahmin edilse de, onun öğrencisi olduğu şüphelidir.

Protagoras’ın MÖ 490-480 yillari arasında doğduğu ve 420 yılında öldüğü tahmin edilmektedir. 84. Olimpiyat döneminde, MÖ 444 yılları civarı en olgun dönemini yaşadığı kabul edilir.

Atina’ya yaptığı ziyaretlerinden birinde Anaksagoras gibi Perikles’in dostluğunu kazanmıştır. Perikles, Sicilya’da bir koloni kurma görevine Protagoras’ı da dahil etmiştir. Protagoras bu şehirin yasalarını koyacaktır. Bu yasaların da Atina’ya benzer şekilde demokratik bir şehir yasaları olduğunu tahmin edebiliriz ki zaten Protagoras da demokrasi yanlısıdır. Bu görev esnasında Herodot ile de tanışma fırsatı bulmuştur. Bu görevden kendisine büyük bir değer verildiğini anlayabilmekteyiz.

21 Ocak 2017 Cumartesi

Zavallılar

Duygular bile birbirine çok yakın olmadığı sürece başkalarına anlatılamıyordu bir şekilde.

Akşam saat 22:15'te birisi "tam beş gün sonra bu iş olur" dediğinde içinde en olmayacak yerde bir sıkıntı peydah oluverirdi. Bugün o beş güne dahil miydi? Eğer bugünü ilk gün sayarsa, beşinci gün mü bu iş olacak, yoksa altıncı gün mü olmasını beklemesi lazımdı? Öyleyse bu beş günden kimine göre dört ya da altı anlamak mümkündü. Demek ki %50'lere varan bir fark ortaya çıkabiliyordu. Başlangıç için iyi kafa karışıklıkları..!

Daha beteri; başlangıçta bile ilginç görünmeyen bu çıkmaz, birisine anlatıldığı anda yüze yönelen tarif etmesi güç bakış ile, yılların sonucu sapasağlam hale geldiği zannedilen haysiyetinde ciddi bir delik açacaktır ama bir yandan da sadece onunla alakalı olması bile bir o kadar da ehemmiyetsiz olduğunu hissetmesine sebebiyet verecektir. Evet işte bu kadar saçma sapan duygu aynı anda yaşanacaktır. Bunun sonucu maalesef daha beter bir beyin kısa devresi koparacak ve kendini anlatamadığına mı yoksa anlatmaya çalıştığına mı pişman olmalı ikilemine yelken açacaktır. Bu ikilem ise ilk çıkış noktasını tamamen unutulmasıyla beraber ne olduğu belli olmayan fikirler denizinde savrulmasına sebebiyet verecektir.

Önemsizdi tıpkı Samanyolu'ndaki bilmem kaç güneş sistemindeki gezegenlerden birinin uydusu gibi önemsizdi. Böyle şeylerle uğraştığından önemsizdi. Ancak gizliden gizliye Jupiter'in 67'nci uydusunu merak edenler için var olabilirdi belki. -Uydunun biri yok olsa tüm sistem çökecek-

Önemsiz,
Gereksiz,
Karın doyurmayan,

Keşke öyle olmasa. Birbirlerine, tek kelime anlamazcasına anlatsalar. Keşke bu değerli vakitleri çar çur etseler. Böylelikle varoluşlarının en dip noktasına kadar beyinleri conta yaksa da daha fazla ilmi gelişme sağlayamasalar.

--- ---

Durup dururken salatalık soyma aletini kimse imal etmez. Önce salatalıkların soyulması gerekliliği ve bunu yerine getirmeye yarayacak bir alet düşünülür. Bu o aletin özüdür ve o alet var olmadan öncedir. Peki insan için bu nasıl olmalıdır? Doğmadan önce bir özümüz zaten var mıdır? Böyle salak salak şeylerle uğraşan insanlar var.

10 Temmuz 2016 Pazar

Mekanik Saat Tamircisi

Söylediklerimizi yakınlarımız bazen dinleyebilirler. Eğer çok iddialı konuşabilenlerden değilseniz, bu dinlemeler de genelde kulak dört açılarak olmayacaktır. Maalesef başka şekilde olamaz, lisanı ne kadar güzel kullanırsanız kullanın çok büyük laflar etmeden -bırakın kitleleri- tek bir insanı bile söyledikleriniz üzerine düşünmeye teşvik etmek çok zor.

Bu zorluklara karşın, bir an için olsun, şu sadelikten bir şeyler bulmaya çalışalım.

Şule Gürbüz; bir mekanik saat tamircisi ve edebiyatçı...




--- ---

“Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı’nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve ‘Neyse rüyaymış,’ demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık.”

Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek