insan ayarlı

21 Aralık 2012 Cuma

faydalı bilgiler

Bir oda vardı. dikdörtgen şeklinde, 15 metrekare büyüklüğünde, duvarlarının çok açık yeşil, parkelerinin ise koyu yeşil olduğu söylenirdi hep. Odanın bir penceresi ve bir kapısı vardı. Penceresinden bakıldığında gökyüzünde dolunay açık bir şekilde görülebilmekteydi.

Üzerindeki kareli gömleğin ön cebindeki kurşun kalemi eline aldı. Kalemin ağırlık merkezini daha önceden iğneyle işaretlemişti. Eğer halı gerçekten tam kareyse, köşegenlerinin kesişim noktası da, halının her bölgesinin kalınlığının ve yoğunluğun aynı olması şartıyla ağırlık merkezi olacaktı, ağırlık merkezleri çakıştırılmış olacaktı.

Kurşun kaleme ve halıya yakından baktı. Evet ağırlık merkezleri mükemmel bir biçimde çakışıyordu. Gitgide daha da yaklaşmaya başladı ve yavaş yavaş sanki ağırlık merkezi ile köşegenlerin kesişim noktası tam üst üstüne gelmiyor gibi oldu. Odadan çıktı ve tekrar geri dönünce bir daha baktı. Hala durum aynıydı. Odadan tekrar çıktı ve bekledi. Oda orada mıydı? Odanın duvar boyaları aynı renkte miydi? Halı ve kurşun kalem orada mıydı? Hangi şekillerde oradalardı? Kısmi zamanlı, gerektiği kadar da var olsalar bizim gördüğümüz gene aynı olacaktı. Peki okyanusun beş yüz metre derinliğindeki bir balığın şu anda orada olduğu ona nasıl anlatılacaktı?

Ve sonra gidip sokaktan bir kedi getirdi. Kendi gözlerini siyah bantla kapatıp, kediyi yere koydu ve fotoğrafını çekti. Odadan çıktı ve fotoğrafa baktı. Sonra hemen tekrar geri döndü. Kedi hareket etmişti elbette. Fakat kedi ilk bırakıldığı yerde ve şu an gördüğü yerler arasında çeşitli zaman dilimlerinde başka bir yerlerde miydi yoksa bir anda mı yeni yerine gelmişti. Ah, evet bu saniyeler ve dakikalar acaba hep aynı zaman dilimini mi kapsarlardı?

En sonunda kalemi yerinden alıp koltuğa sapladı. Koltuğun içine saplı kalmış gibi duran kısmı acaba orada mıydı gerçekten? Pencereden dışarı Ay'a bakmaya bile cesaretı yoktu artık.

...

"Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum." İ.O.A / P.K.A


9 Ağustos 2012 Perşembe

acımasızlık ve acımasızlık

...düşüncelerle bilincimizde ancak öldürmeyecek kadar derin bir yara açmıştık.

Otuz yaşında adamın elinden boya işi gelmiyordu. Bu durumun vahamet mertebesi hakkında bizler tam karara varmak üzere oturmuş düşünürken kapı çaldı. Boyacı günlerce geç de olsa gelmişti. - bu yeterdi. Boyacının karşısında daha ilk dakikada ezilmeye başlamıştı. Bu dik, kendinden emin zat; işi beğenmedi, haklıdır... parayı beğenmedi, üç kuruş gerçekten... yaptığı boyalar döküldü, zaten garanti vermemişti.

Eskiden olsa sonuç gene benzeri olacaktı ama en azından artık enayi yerine konmuş olma hissini bir kenara bırakmıştı. Her gün kendisinin "bey"olduğunu iddia eden onlarca telefon alıyordu. - tersine geçen gün bankadan biri kendisine telefonda "naber köftehor" diye giriş yapmıştı(!?). Boyacılar bu kadar itibar sahibi değildi kendisinden başka gözlerde. Bu üçkağıtçı boyacı her türlü hakareti, kötü muameleyi hak etmiştir öyleyse? İşini kötü yapıyorsa acımasız her şey hakkıdır.

Yine de keşke boyacı ağabey işini iyi yapan birisi olsaydı da arkasından bu kadar laf edilmeseydi. O anlıyabiliyordu bu adamın ne yaptığını sanki. Bilinç sonra ahlak daha sonra vicdan ve daha sonra derinlerde ne bulabilirsen tam olarak yok olmasa da şeffaflaşmaya başlıyordu. Çok insan kazıkladı, çok beddua aldı. En yakın arkadaşını sattı. Oysa o da yirmi yıl önce tertemiz bir çocuk değil miydi? Peki neden bu adamdan yirmi yaş büyük boyacılar böyle değildi?

Boyacı bu kötü huylarıyla beraber çok para kazandı. Bu sefer bir köşkü boyayacaktı. Köşkün sahibi ile iyi paraya anlaştı, işini de aynı tertemiz olduğu günlerdeki gibi mükemmel yaptı ama parasını bir türlü alamadı. Bir kere bile "kendi ettiklerim bana geri döndü" diye düşünmedi.

Edindiği şöhretle daha büyük bir iş aldı. Sonra işveren ile anlaşmazlığa düştü. Derken davalı oldular. Ucuz adam ucuz avukat tutunca ancak avukatının değeri kadar adalete ulaştı. Nasıl oluyorsa iyi avukat ve kötü avukat vardı. Geçmişte olup bitmiş olay avukatına göre çok daha farklı şekilde olup bitmiş olabilirdi. Sonra baktı ki avukatlar da itibarlı bir grupmuş. Ses çıkarmadı ve en başa döndü. Bu kadar görmüş geçirmişlik bir hidayete erme sağlasaydı diye düşündüler "Sahnenin Dışındakiler". İşte ben o zaman Boyacı'ya yapma diyemedim. Ağzından salyalar akarak iş yapan bir müteahhite gıpta ile bakma diyemedim. Ben desem de nedense kimse haklısın demedi bugüne kadar zaten. Kendisini defalarca ezen bu adam, ulaşmak istediğimiz noktaydı.

Çocuğu kötü bir okula gitmeyi hak ediyordu ve bu o kadar doğaldı ki acımasızlık ileri safhası burada bünyede hissettirmeden olgunlaşıyordu. Bu okul denen şey hakkında bilgisi ve herhangi bir şey öğrenecek vakti de yoktu boyacının.

Oğlunun ağır hastalığına ne yapacaklardı? Hastanede de kendini fazla hissetti. Sonra nasıl olduğunu bilmediği hastanelerde, adını bilmediği doktorların elinde öldü oğlu. Bu kadarlık satın alabilmişti. Oğlunun yasını tutmadan gecikmeli de olsa "ilk sözü geçen ev"e geldi. Bu adam herşeyi kendisi haketmişti. Öyle hak edebiliyordu ki, oğlu ölebiliyordu. Sonra biz acımadık ve acımadık...
...
"Sen yalan içinde yaşıyorsun, ben hakikatte..." bir insanın diğerine söyleyebileceği en acımasız sözdür. L.N.T

28 Ağustos 2011 Pazar

direksiyon hakimiyeti

... ...

nedense o "batçık"a çok süratli girmek istemişti - yanındakilere sormadan buna karar verdi.

...çıkışta araba yerden kesildi ve yükselmeye başladı. Bu sırada nihayet yanındakilere baktı. Tanıdık, sevdik ama beklenmedik üç kişiydi. Artık çok geçti. Çok fazla yükselmişlerdi ve yol incecik bir çizgi gibi gözükmeye başlamıştı.

Yapabileceği sadece "hakkınızı helal" edin demekti. İkisi helal, olsun dedi ama en çok güvendiği birşey demedi. Bu sırada yükseklerde epey ilerlediler ve artık inişe geçmek üzeredeydiler. Yolun iki tarafı denizdi. Bir yandan o neden hakkını helal etmedi diye düşünürken direksiyonu havada sağa kırdı ve denize doğru döndüler.

...suya çakılmaya yakın uyandı. Kurtulmuş olmasına rağmen çok kötüydü. Neden helal etmedi?

26 Haziran 2011 Pazar

Berber Akira

Çoğu konuda çizgi tutturamamışlığın verdiği büyük sıkıntılar içindeki birisinden aktarıyoruz...

... ... ... ...

Hayatta en büyük pişmanlıklarımdan biri de sabit bir berber belirleyememiş olmamdır. Her yerde berbere gittim ve her koltuğa oturduğumdaki yabancılık duygusu ömrümden ömür aldı. Aslında insanın berberinin babasından oğluna kalması gerekliliğine inananlardanım ama bu bizim "Berber Mehmet" koltuktakine hiç bir zaman yetki vermez, berber dükkanının da tam hakimidir. Tamam, çok tarz olmasak da, bizim de hasbel kadar bir tercihimiz olabilir."Berber Mehmet"den ümidi kesmişken da tam da bir berberi galiba sabitledim derken (ki adının "Valentino Erkek Kuaförü" olması üzücüdür) geçen şeytan aklımı çeldi, yeni bir yere gittim.

Uzun betimlemeler yapmamalıymışım; öyle bir konuşma geçiyor berber ile sıra bekleyen daimi müşterisi arasında insanın aklı kalıyor tabi o berberde.

Müşteri: "Mothman Prophecies" diye bir film var, oldukça değişik güzel bir film bence.
Berber: Bence de çok güzel film. Nedense ben bu aralar Akira Kurosava filmlerine kafayı taktım başka birşey izleyemiyorum. Bazı filmleri üç dört yaptım bile şimdiden.

... ... ... ...

"berber, sigarasından derin bir nefes çekti yeniden; gözlerini hafifçe kapamış, o anda o andaki oturuş biçiminin içinde kimlerin bulunduğunu düşünüyordu." H.A.T./G.

28 Şubat 2011 Pazartesi

ekmek arası tereddütleri

Hedefe yaklaştıkça şiddetli tereddütlerle dolu bir sabah daha diye düşündü dördü birden. Boğaz Köprüsü'nü geçtikten sonra artık mutlak bir karara ulaşmaları gerekecekti. bu sabah ekmek arasını nereden alacaklardı? İşyerlerine giden en kısa yol üzerinde ekmek arası satan bir yer yoktu, o halde muhakkak yollarından biraz sapmaları gerekecekti.

İlk seçenek "Alfred Hitchcock" pastanesiydi. Bu pastanede diğer seçeneklere göre yolu oldukça uzatıyordu ancak üç buçuk paraya tıka basa dolu epey büyük bir ekmek arası almak mümkündü. Hatta biraz fazla büyük olmasından rahatsız olanlar  bile vardı. O zaman bir ufak boyunu alıp daha az para ödeyeceklerdi ama anlaşıldı ki küçük boyu da aynı paraymış. Bari alip ikiye bölelim diye düşünülse de sadece birkaç sabah hayata geçirilebildi, zaten çok sıkıntılı bir süreç olan sabah kahvaltıları, daha da fazla kafa bulandırıcı bir hal alacaktı çünkü. Ayrıca buranın böyle tuhaf bir ismi olması ve yolu epey uzatması da haneye eksi puanlar olarak işledi.

Esas, yola çıkmadan fiyat, ebat ve lezzet olarak ideale yakın "Liberal Pastane" vardı ama nedense burada da uzun süre sabit müşteri olarak kalamadılar. Bir tanesi domateslerin akşamdan dilinmiş olduğunu ve kabuklarının pörsümüş olduğunu iddia etti ve köprüyü geçmeden kaybedilen her dakika varış süresinde iki misli kayba sebep olduğunu birkaç bilimsel makale, tez, söylem vs. ile ispatladı.

Diğer pastaneler Liberal Pastanesi'nin böyle kolay harcandığını görse emin olun kendilerine çeki düzen verirlerdi. Bu grubun yaklaştığını gören "Orak Çekiç Pastanesi" bol malzeme ve ekmek çeşidi ile müşteri memnuniyeti için elinden geleni yaptı, interaktif olarak ekmeği ve malzemeleri seçerek ekmek arasını beraberce hazırlyordunuz ama yine de fiyatı dört paradan aşağıya çekemedi. (Bunun internet üzerinde uygulanan bir modülü üzerine epey çalışma yapılmış - kendi ellerinizle yaparmış gibi ekmek aranızı yapabilecekmişsiniz sanal olarak sonra paket servisle elinize kadar gelecek) Daha küçük ekmek arasına daha fazla para verme fikrinden memnun gözükmeyen bu grup bu pastaneye temkinli yaklaştı her ne kadar adı bazıları için hoş gözükse de. "Sabah kahvaltısında bu kadar para verilir mi?" ya da "Bu kadar çok yenilir mi?" ikilemi arasında gidip gelirken buradan da soğudular. Hem burası çoktan seçmeli olduğundan insanı düşünmeye zorluyor daha sonra ekemğin arasının doldurulmasını beklemek zorunda bırakarak hayatlarının çok önemli üç dakikasını kaybetmelerine sebep oluyordu.

İşyerine iyice yaklaşmışlarsa ve hala bir yer seçememişlerse en sonra çare yanlarına kadar servis yapan "Sofi Pastanesi"nden almak olacaktı ekmek arasını. Hiç istemeye istemeye, içlerine sinmeyerek... Bu da kucukmus her ne kadar 2 para olsa da. Ama bu sadece 2 para ama olsun cok kucuk. Yarısından daha buyuktu sanki ama içindeki malzemeler azdı ya da kalitesizdi ya da salamsız ekmek arası tercih edilmiyordu. Tam olarak sebebi belli edilememişti. Kuyumcu kantarı ile ekmek ve içindeki malzemeler tartıldı. Günden güne farklı sonuçlar verdi en sonunda bilirkişi heyetinin görüşü bekleniyordu bilmiyoruz daha sonra ne olduğunu.